KÂĞIT ÜZERİNDEKİ ADALET, GERÇEKTE KİMİN ADALETİ?
1215’te Runnymede’de Kral John’un baronlara mühürlettiği Magna Carta, kralın “istediğimi yaparım” diyen keyfî iradesine karşı yazılmıştı. “Hiçbir özgür insan, eşitlerinin yasal yargısı veya ülkenin hukuku olmadan tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkünden yoksun bırakılamaz” (Madde 39). “Hiç kimseye adalet satılmayacak, reddedilmeyecek, geciktirilmeyecek” (Madde 40). Vergi için “krallığın ortak meclisinin” rızası şarttı. Ama asıl yumruk 61. maddeydi.
Krallıktan -25 baron- seçilecekti. Bunlar Magna Carta’daki özgürlüklerin tam uygulanmasını izleyecekti. Kral veya memurlarından biri ihlal ederse, dört baron bunu krala bildirecekti. Kralın ’40 gün” içinde düzeltmesi gerekiyordu. Düzeltmezse 25 baron ve ülkenin topluluğu derhal harekete geçebilecekti: kralın kalelerini, topraklarını, mallarını ele geçirecek, onu fiilen boyun eğdirene kadar baskı uygulayacaktı. Tek sınır, kralın, kraliçenin ve çocuklarının şahsına dokunulmamasıydı. Baronlar yemin edecek, herkes onlara yardım edecek; kral da bu özgürlükleri geri alacak hiçbir şey elde etmeyeceğini taahhüt edecekti. Bu, “güveniyoruz” değil, “güvenmiyoruz, o yüzden senin üzerine silahlı bir konsey koyuyoruz” demekti. Orta Çağ’da bir kralın yetkisini bu kadar açık, kurumsal ve tehditkâr biçimde sınırlayan başka bir belge kolay bulunmaz.
John kabul ettikten kısa süre sonra Papa’ya koştu. Papa belgeyi “zorla alınmış, utanç verici ve geçersiz” ilan etti. Savaş yeniden başladı. Madde 61 sonraki versiyonlardan çıkarıldı. Çünkü çok radikaldi. Metin durdu; uygulama çöktü. Ama o madde, “iktidarı sadece yazıyla değil, yazıyı uygulatacak güçle sınırlayabilirsin” fikrini Avrupa siyaset düşüncesine kazıdı. Kralın iradesi kâğıtta sınırlandı; sınırın işlemesi ise güç dengesine kaldı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında da benzer bir iddia vardı. 1921 Teşkilat-ı Esasiye, egemenliği “kayıtsız şartsız milletindir” diye ilan etti; yasama ve yürütmeyi Meclis’te topladı. 1924 Anayasası daha açık konuştu. Madde 8: Yargı hakkı millet adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. Madde 54: Hâkimler davaların görülmesinde ve hükmünde bağımsızdır, yalnız kanuna tabidir; Meclis ve Bakanlar Kurulu mahkeme kararlarını değiştiremez, geciktiremez, infazına engel olamaz. Madde 55: Hâkimler kanunda gösterilen usuller dışında görevlerinden çıkarılamaz. Bu, “yargı bağımsızdır, kimse karışamaz” diyen bir metindi. Uygulama ise başka yerdeydi. Olağanüstü dönemler, metnin vaadini sık sık aştı. Yine de o cümleler, “bağımsız yargı” iddiasının Cumhuriyet’in kurucu belgelerine yazıldığını gösteriyordu. Metin, en azından “böyle olması gerekir” diyordu.
Bugün 1982 Anayasası (2017 değişiklikleriyle) hâlâ “yargı bağımsızdır”, “hâkimler yalnız Anayasa, kanun ve vicdani kanaatlerine göre hüküm verir”, “hiçbir organ emir veremez” der. Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yargının özlük işlerini, atamalarını, disiplinini yönetir. Ancak Venedik Komisyonu’nun Aralık 2024 görüşü, yapıyı net tanımlıyor: Cumhurbaşkanı ve Meclis’in atama yetkisiyle, yargı bağımsızlığını güvence altına alması gereken kurul üzerinde yürütmenin “tam kontrolü” söz konusudur. Üyelerin hiçbiri meslektaşları tarafından seçilmez; Adalet Bakanı ve müsteşarı “görevleri gereği” yer alır. 2016 sonrası tasfiyelerde yargı mensuplarının önemli bir kısmı görevden alındı; yerlerine yapılan atamalar ve sonraki süreçler, korku ve sadakat iklimi eleştirilerini besledi. Anayasa Mahkemesi kararlarının alt mahkemelerce geciktirilmesi veya fiilen uygulanmaması tartışmaları sürüyor. Dünya Adalet Projesi Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 2025’te 143 ülke arasında 118. sırada; “hükümet gücünün sınırlanması” kategorisinde daha da geride. Metin bağımsızlıktan bahsediyor; uluslararası değerlendirmeler ve saha gözlemleri ise atama, disiplin ve korku mekanizmalarının yürütme lehine işlediğini söylüyor.
Magna Carta’da kralın yetkisi kâğıtta sınırlıydı, fiiliyatta baronların silahına ve Papa’nın fermanına bağlı kaldı. 61. madde en azından “ihlal edersen bedeli var, kalelerini alırız” diyordu. 1924’te “bağımsız mahkemeler” yazıldı, olağanüstü mahkemeler ve Meclis iradesi sık sık öne geçti. Bugün Anayasa ve kanunlar “bağımsız yargı” diyor; HSK’nın oluşumu, atama ve disiplin ipleri, uluslararası değerlendirmelerin “yürütmenin tam kontrolü” diye nitelediği bir yapıya bağlı. Magna Carta’nın 61. maddesi kaba, feodal, silahlı bir dengeydi; ama en azından “ihlal edersen bedeli var” diyordu. Bugünün metinleri daha medeni, daha ayrıntılı, daha “hukuk devleti” diyor. Fiiliyatta ise ihlalin bedeli, ihlal edenin gücüne göre değişiyor.
Bam teli şurada: İnsanlar adalet aradığında “Anayasa var, kanun var” diye cevap veriliyor. Ama o Anayasa’nın vaat ettiği bağımsız mahkeme, atama ve disiplin ipleri yürütmenin elinde olan bir kurulun gölgesinde çalışıyorsa, “kanun önünde eşitlik” kâğıtta kalır. Magna Carta’nın 39 ve 40. maddeleri “keyfî tutuklama olmaz, adalet satılmaz” diyordu; 61. madde ise “bunları ihlal edersen seni zorla durduran bir mekanizma var” diyordu. 1924’ün 54. maddesi “kararlar değiştirilemez, geciktirilemez” diyordu. Bugün aynı cümleler duruyor; kim tutuklanır, kim serbest kalır, hangi dosya hızlanır, hangisi bekler sorusu ise başka bir terazide tartılıyor. Tarih şunu öğretir: Yazılı sınır, onu uygulatacak bağımsız kurum ve güç dengesi olmadan kâğıt kalır. John’un Magna Carta’sı da kuruluş yıllarının vaatleri de bugünün Anayasa maddeleri de aynı sınavdan geçiyor. Sınavı kâğıt değil, fiiliyat veriyor. Ve fiiliyatta “adalet kimin?” sorusu, metin ne derse desin, cevap aramaya devam ediyor. Kâğıt hâlâ orada. Yumruk, 1215’te olduğu gibi, hâlâ kimin elindeyse onun.
Adaleti, yoksulluğu, yolsuzluğu ve yasakları bitirmek için uğraşmayanlar acaba “Yoksulluğun ne kadar pahalı olduğunu bilir mi?” Özgürlüğün kısıtlanmasının, demokrasinin sekteye uğratılmasının bir gün çok pahalıya mal olacağını bilirler mi?
Baroların dahi bölünmüş olması, “Senin adaletin, benim adaletim” noktasına getirilmesinin dahi, yargı kurumunun ne kadar yara aldığının bir kanıtıdır.
29 Ekim Cumhuriyet’in ilanının kutlanmasına birkaç gün kala; Demokratik bir hukuk devleti için canlarından vazgeçenleri bilirler mi?
Atatürk Cumhuriyet’inin kıymetini bilip mücadele edenlere bin selam olsun.







Yorum Yap